Memleketin her köşesinden feryat sesleri yükseliyor. Kulakları sağır, gözleri kör, vicdanı taş kesilmemiş olanlar, yürekleri sızlayarak aynı şeyi düşünüyor: "Bir şey yapmalı!"

Bugün, "adam" olmak ya da "insan" olmak yerine; koskoca parti genel başkanlarının koluna girerek makamından uğurladığı suç örgütü liderlerini rol model alan, karanlık ilişkilerin gölgesinde büyüyen bir zihniyetin ürünü, kanunen SSC (Suça Sürüklenmiş Çocuk) diye geçen mahluklar tarafından sadece "yan baktın" diyerek ya da sudan bahanelerle pırıl pırıl gençlerin hayatlarını söndürüyorlar.

Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Mattia Ahmet Minguzzi, Hakan Çakır, Atlas Çağlayan, Berkay Melikoğlu, Fatih Acacı ve daha niceleri... İsimleri birer istatistiğe dönüşen, hayalleri yarım bırakılmış canlar...

Öte yanda, geçim derdinin altında ezilen koca bir kitle var:

Emekli maaşıyla ev kiralayamadığı için otogarlarda, virane otel odalarında kalmak zorunda kalanlar; ev sahibi tarafından sokağa atıldığı için sığındığı aracında çıkan yangında can verenler.

74 yaşında hayatının son zamanlarında gezip, torun sevip, güzel vakit geçirmek yerine inşaat iskelelerinde çalışmak zorunda kalıp iş kazasında hayatını kaybeden insanlarımız...

Açlık sınırının altında bir ücretle, çaresizliğin kıskacında hayata tutunmaya çalışan asgari ücretli emekçilerimiz.

Hastanelerde aylarca randevu bekleyen hastalar, evladını okula yarı aç gönderirken bir de "akran zorbalığı" korkusuyla titreyen anne babalar.

Sermayenin ucuz iş gücü olarak gördüğü MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) kapsamında ağır işlere sürülen ve iş cinayetlerine kurban giden çocuklarımız.

Geleceğe dair umudunu yitirmiş gençlerimiz bir yana; iftiralarla, gizli tanık beyanlarıyla özgürlüğü elinden alınanlar, bir sokak röportajında eleştiri yaptığı için hapse atılanlar bir yanda... Herkes aynı nidayı yükseltiyor: Hak! Hukuk! Adalet!

Tüm bu acılar yaşanırken, madalyonun diğer yüzünde bambaşka bir dünya var. "Kırmızı 5’li gelseydi okey atacaktım" diyerek dakikalarca oyun kritiği yapanlar, saatlerce bir futbol maçının pozisyonunu tartışanlar, kulağına tıkacı takıp uyuma numarası yapan duyarsızlar...

Bir yanımız yaprak döküyor, bir yanımız hiçbir şey olmamış gibi "bahar bahçe."

Hangisine yansın yüreğimiz?

Amin Maalouf’un Ortadoğu insanına dair o sarsıcı tespiti, bugün adeta aynamız olmuş durumda:

"Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar... Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranırlar. Devamlı söylenirler ama çözüm bulamazlar; sadece şikâyet etmek için yıllarca konuşurlar."

Şimdi sormak gerek: Sadece şikâyet mi edeceğiz, yoksa bu karanlığa bir mum mu yakacağız?