"Camide içki içtiler, Kabataş'ta başörtülü bacımı yerlerde sürüklediler, üzerine işediler; görüntülerini bu cuma yayınlayacağız."
Bu sözler, dönemin başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait.
Olayın üzerinden 680 hafta geçmesine, olaylar neredeyse unutulmasına rağmen görüntüler hâlâ ortada yok ve hiçbir zaman da olmayacak.
Çünkü bu olayların hiç yaşanmadığını kendileri de çok iyi biliyordu.
Nitekim söz konusu caminin müezzini, "Ben din adamıyım, yalan söyleyemem; öyle bir şey yaşanmadı" dediği için görevinden uzaklaştırıldı.
"Gerçeklerin gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu vardır" denilse de iktidar destekli medyanın yoğun propagandası sonucu bugün bile bu yalana ve iftiraya inanan binlerce insan var.
Öyle ya, "Koskoca başbakan yalan mı söyler?"
Aradan geçen yıllar içinde buna benzer örnekler maalesef birçok kez tekrarlandı.
Bunun son örnekleri; Ekrem İmamoğlu’na ait olduğu iddia edilen ancak sonradan AK Partili bir iş insanına ait olduğu ortaya çıkan özel jet ve İBB Çocuk Eğitim Merkezi ile ilgili iftiralarda yaşandı.
Kamera görüntüleri saniye saniye incelendi ve iddia edildiği gibi bir çocuğa karşı şiddet eyleminin olmadığı kanıtlandı.
Peki, bir gün gerçeklerin ortaya çıkacağı belliyken nasıl bu kadar kolay yalan söyleniyor ve iftira atılıyor?
Yalan hızlıdır, doğru ise dayanıklıdır.
Yalan; basit, duygusal ve çoğu zaman korku ya da öfke üretici olduğu için çok hızlı yayılır.
Doğru ise karmaşıktır; kanıt, bağlam ve derinlemesine düşünme talep eder.
Bu yüzden ilk turda genellikle geride kalır.
Yalan kitleye, doğru ise bireye daha kolay ulaşır.
Otoriter dönemlerde yalan güçlü görünür; eleştirel düşüncenin hâkim olduğu ortamlarda ise doğru, yavaş ama derin bir şekilde ilerler.
Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanı Goebbels, Hitler’e şu tavsiyede bulunmuştu:
"Halka büyük yalanlar söyleyin ve bunları sürekli tekrarlayın; insanlar büyük yalanlara daha kolay inanır."
Toplumsal Yapı ve Sorgulama Eksikliği
Biat kültürünün etkili olduğu, özellikle Ortadoğu topluluklarında (toplum değil, "topluluk" kelimesini özellikle seçtim) şüphe ve sorgulama olmaz.
"Ama biz Ortadoğu halkı değiliz" dediğinizi duyar gibiyim; ancak 23 yıldır uygulanan eğitim politikaları ve planlı dezenformasyon nedeniyle, tam bir Ortadoğu ülkesi olmasak da gidişatımız maalesef o yöndedir.
Hannah Arendt, modern çağda yalanın bireysel bir ahlak sorunu olmaktan çıkıp örgütlü, sistematik ve kitlesel bir pratik haline geldiğini savunur.
Siyasal yalanın amacı gerçeği gizlemekten ziyade, gerçeğin yerine "yeni bir gerçeklik" inşa etmektir.
Bugün bırakın uzak tarihi, yakın tarihimizle ilgili söylenen yalanlar bile; halkın düşünmeyi, sorgulamayı ve araştırmayı yorucu bulan önemli bir kesimi tarafından alıcı bulabiliyor.
Kurucu önderimiz Atatürk’ün annesine atılan alçakça iftiralardan tutun da Kurtuluş Savaşı’nın hiç yaşanmadığı, Atatürk’ün savaşa katılmadığı ya da İsmet İnönü’nün asker kaçağı olduğu gibi saçma sapan iddialara kadar birçok yalan tedavüldedir.
Siyasal İslamcıların, Machiavelli’nin "Amaca giden her yol mübahtır" anlayışını neden bu kadar sık uyguladıklarını ve kendilerince neden alternatif bir "yalan tarih" kurgulamaya çalıştıklarını, Hannah Arendt’in yalan üzerine görüşleri ışığında yeniden değerlendirmek gerekiyor.
Önceki yazımda söz verdiğim gibi bu hafta konu ile alakalı film önerim: Network (Şebeke - 1976)
Herkese yalansız, riyasız, vicdanını diri tuttuğu günler dilerim.