İnsan bazen yıllar sonra durup kendine şu soruyu soruyor: "Ben gerçekten doğru olduğu için mi inandım, yoksa sadece bana öyle öğretildiği için mi?"

​Hayatta yaptığımız yanlışları çoğu zaman fark eder ve düzeltiriz. Bir hata yaparız, birisi uyarır ve geri adım atarız.

Ama mesele yanlış bir hareket değil de yanlış bir düşünce olduğunda işler değişir.

Çünkü insan yaptığı yanlışı düzeltmekte zorlanmaz ancak inandığı yanlışı kolay kolay terk edemez.

​Bir düşünceye körü körüne bağlandığımızda, artık o düşünceyi biz yönetmeyiz; o düşünce bizi yönetmeye başlar.

Köşemde sıkça kullandığım "ideolojik körlük" veya "fanatizm" denilen şey tam da budur.

Bir bakıyorsunuz; lideri dün "ak" dediğinde alkışlayanlar, bugün aynı kişi "kara" dediğinde yine yırtınırcasına alkışlıyor.

Neden? Çünkü "Bizdendir" ya da "vardır bir bildiği" deyip aklı rafa kaldırmak, düşünmekten daha kolay geliyor.

Bu körlük, en çok da değerler ve duygular üzerinden siyaset yapanların işine yarıyor.

​Samimiyetle söylüyorum, bu hissi Ülkü Ocakları'ndaki yıllarımdan biliyorum. O zamanlar kafamda tek bir terazi vardı:

MHP’liysen vatanseversin, değilsen hainliğe yakınsın! Benim için başka bir ihtimal, vatanı sevmenin MHP’li olmaktan başka bir ölçütü yoktu.

Şimdi bakınca anlıyorum ki; aileden ve çevreden gelen aidiyet duygusu insanın gözüne bir perde indiriyor.

Bulunduğun yerin en doğru, en haklı yer olduğundan zerre şüphe etmiyorsun. O duygu insana güven veriyor ama aynı zamanda dünyayı görmesini de engelliyor.

​Sorgulamak demek, alıştığın o korunaklı limandan ayrılmak demektir ve bu da cesaret ister.

Düşünmek zahmetlidir, inanmak ise kolay... Hele o inanç kimliğinizin bir parçası haline gelmişse, onu sorgulamak kendinizi sorgulamak gibi ağır gelir.

​Filozof René Descartes, zihni elma dolu bir küfeye benzetir: Eğer içlerinden bazılarının çürük olduğundan şüphe ediyorsan, hepsini boşaltıp tek tek kontrol etmen gerekir. Düşünceler de böyledir.

Sadece bize öğretildiği için doğru kabul ettiğimiz şeyleri yeniden sorgulamadıkça gerçeğe ulaşamayız.

Immanuel Kant da Aydınlanma’yı, "insanın kendi aklını kullanma cesareti" olarak tanımlar.

Gerçek olgunluk, başkalarının doğrularıyla yaşamak değil, kendi doğrularını sorgulayabilmektir.

​Belki de insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur: “Yanılıyor olabilir miyim?”

​Bu soru insanı küçültmez, aksine özgürleştirir. Çünkü sorgulamaya başlayan insan, gerçekten düşünmeye başlamış demektir.

Ben bu soruyu zamanında kendime sormamamın bedelini gençliğimi, enerjimi ve geleceğimi heba ederek ödedim.

Ama şunu da öğrendim: İnsan için asıl kayıp yanılmak değil, yanıldığını fark ettiği halde sorgulamamaya devam etmektir.

İnsanı yanıltan şey çoğu zaman cehaleti değil, sorgusuz sualsiz emin olmasıdır. Umarım şimdiki gençler aynı hataya düşmezler.

​Haftanın Film Önerisi: 12 Angry Men (12 Öfkeli Adam). Bu film, sorgulamanın ve kendi aklını kullanma cesaretinin en güçlü anlatımlarından biridir.

Herkesin bir sanığın suçlu olduğuna emin olduğu bir ortamda, sadece bir kişi “Ya yanılıyorsak?” diye sorar.

Film; gerçeğe ulaşmanın kalabalığa uymakla değil, şüphe duyup düşünmeye devam etmekle mümkün olduğunu kanıtlar.

​Esenlikler dilerim...