Barışın Bedeli Ne?

Barış, şüphesiz her toplumun ulaşmak istediği en yüce idealdir. Silahların sustuğu, can kayıplarının son bulduğu bir düzenin inşası; hem ahlaki bir gereklilik hem de siyasal bir zorunluluktur. Ancak barışın niteliği, nasıl ve kimler tarafından inşa edildiği kadar, kimin için inşa edildiğiyle de ölçülmelidir.

Son dönemde Rusya-Ukrayna savaşı ile Suriye’deki gelişmeler arasında gözle görülür bir ilişki kurabiliriz. Rusya'nın Suriye’den ani, sessiz, Esad'ını da alıp çatışmasız çekilişi, bu sahadaki etkinliğini bilinçli biçimde terk ettiğine işaret ediyor. Bu geri çekilişin hemen ardından Ukrayna’daki savaşın “barış” söylemiyle yumuşatılması, küresel bir pazarlığın izlerini taşıyor. Özellikle Amerika’nın bu iki coğrafyada eş zamanlı olarak konum değiştirmesi, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski'nin Beyaz Saray'da kameralar önünde haşlanması da bu tezi daha da güçlendiriyor.

Bölgesel dengelerin yeniden kurulduğu bu tabloda, dikkat çeken bir diğer gelişme Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt siyasi varlığının uluslararası meşruiyete doğru evrilmesi. Türkiye’nin güney sınırında, farklı aktörlerin teşvikiyle şekillenen bu yeni yapılanmaya karşı Ankara’nın sessizliği, “müdahil olmasak da rıza gösteriyoruz” görüntüsü veriyor. Zira Türkiye’ye sunulan önerme açık gibi : PKK sahneden çekilecek, Türkiye iç güvenlik açısından rahatlayacak. Bitirdiğiniz terörün rüzgarı sizi bir kez daha iktidara taşıyacak.

Ancak burada sorun, barışın özünden değil yönteminden kaynaklanıyor. Bu gelişmeler, ne kapsamlı bir toplumsal uzlaşma sürecinin, ne de şeffaf bir siyasi iradenin ürünü. Aksine, dar bir elit çevre tarafından, kapalı kapılar ardında alınmış kararların toplumun önüne “barış” etiketiyle sunulması söz konusu. Üstelik bu süreci sorgulayanlar, hemen marjinalize edilerek “barış düşmanı”, “savaş kışkırtıcısı” gibi söylemlerle dışlanıyor. Daha bir kaç yıl önce de terör seviciler, demleniyorlar, Apocular denilerek aynı kitle tarafından dışlandığı gibi.
Konunun tam Bu kısmında son seçimlerde millet ittifakı unsurlarından CHP ve İYİ Parti adaylarının, şehrimizde kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan Helvadere, Ihlara bölgesi başta olmak üzere bir çok köy ve kasabada adaylar bağıra bağıra "bizden terörist çıkmaz, biz onlarla aynı masaya oturmayız, teröristle pazarlık olmaz" demelerine rağmen araçları fiziki kendileri sözlü saldırılara uğrayan, bozkurt işaretleri ile onları köylerden kovanların sessizliklerine ne demeli? Ne değişti fikirlerinizde kardeşim? Elbette barış bozulsun, elbette bu yara kanamaya devam etsin istemiyorum ama o gün gözleri ile olanlara şahit olmuş birisi olarak Bahçeli konuyu ilk dile getirdiğinde o arkadaşları düşünüp eyvah ortalığı yakar yıkarlar ne yaptı Bahçeli demeden de edememiştim. Görünen köy kılavuz istemez derler ya demek ki istermiş. Belki de şimdi aynı adaylar gitse "ya ne yapıyorlar bunlar hadi hep beraber itiraz edelim" deseler bu seferde "gidin işinize kardeşim işiniz gücünüz huzur bozmak, devletin aklı ne yaparsa doğrudur ülkenin birliğine barışına düşmansınız" diyecekler. Neyse...

Oysa demokratik toplumlarda eleştiri, barışın değil; barışa giden yolun kalitesini artıran bir işlev görür.

Bu ortamda en çok rahatsızlık duyan kesimlerin başında ise yıllardır bu çatışmanın doğrudan yükünü taşıyan şehit ve gazi aileleri geliyor. Çocuklarını “vatan uğruna” toprağa veren aileler, bugün yaşanan sessizliği anlamlandırmakta zorlanıyor. Verilen bedellerin siyasi pazarlıklara kurban gittiği algısı, toplumsal hafızada onarılması güç izler bırakıyor ve anlaşmanın Türkçü tarafları teselli için cümle bulmakta gerçekten zorlanıyor ve işin bu kısmında tek bir tuşa bile basamıyorlar öteki tarafta tüm tuşlara basıyorlar "Önder Apo" diyebilecek kadar cesurca.

Milliyetçi söylemlerle yıllarca siyaset yapan aktörlerin, bu yeni duruma dair sessizliği ise ayrı bir çelişki. Özellikle Devlet Bahçeli gibi isimlerin geçmişteki söylemleriyle bugün izledikleri tutum arasındaki fark, milliyetçiliğin içinin nasıl boşaltıldığını ve ne kadar esnetilebilir hale geldiğini açıkça gösteriyor.

Sonuç olarak; barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış, adalet duygusunun toplumsal vicdanda yer bulmasıdır. Kurgulanmış ve tepeden inme “çözümler”, geçici suskunluklar yaratabilir ama kalıcı huzur getirmez. Barışın sürdürülebilirliği; açıklık, hesap verilebilirlik ve toplumun tamamının rızasına bağlıdır.

Bu nedenle, barışa karşı olmak değil; hangi barışa, kimin barışına ve nasıl bir barışa evet dediğimizi sorgulamak gereklidir. Aksi takdirde, barış değil; yeni bir kontrol mekanizması inşa etmiş oluruz.

Barış elbette güzeldir. Ama barışa giden yol şeffaf değilse, o yolda yürüyenler değil, yoldan çıkaranlar kazançlı çıkar. İşte şimdi o yoldayız.

Hadi hayırlısı..