ULAK GELECEK! SANA KALBİNİN KARASINI GÖSTERECEK!

Geçtiğimiz günlerde bir kez daha Çağan Irmak’ın Ulak filmini izledim.

 Maalesef ülkemizde hak ettiği değeri görmemiş; oyunculuğu, hikâyesi, kurgusu ve müziğiyle beni derinden etkileyen, bana göre muhteşem bir yapımdır.

 İzleyenler hatırlar; film, dış dünyaya kapalı, herkesin birbirini kolladığı ama aslında herkesin bir sır sakladığı o meşhur köyde geçer.

 Bir gün köye elinde asasıyla bir adam gelir: Zekeriya, yani Ulak.

 Çocukları etrafına toplar ve onlara masallar anlatmaya başlar.

 Ancak o masallar aslında köyün unuttuğu, üstünü örttüğü o büyük ayıbı, yani vicdanı hatırlatmaktadır.

 Bu filmi izlerken bugünün Türkiye’sini düşündüm; sokakları, kahvehaneleri, akşam yemeği masalarını...

 Aslında biz de tıpkı o köydeki gibi dev bir "sessizlik" içindeyiz.

 Peki, Ulak filmi bize bugünümüze dair ne söylüyor?

 “Yapan kadar, bilip de susan da günahkârdır. Görmediniz, duymadınız, konuşmadınız… Yapan kadar, bilip de susan da zalim.”

 Filmde köy halkı, geçmişte birine büyük bir haksızlık yapıldığını çok iyi biliyor ama kimse sesini çıkarmıyor.

 Neden?

 Çünkü "düzen bozulmasın" istiyorlar.

 "Aman ağzımızın tadı kaçmasın" diyen o meşhur anlayış, aslında adaleti öldüren en büyük zehirdir.

Bugün biz de benzer bir durumdayız.

 Komşumuzun hakkı yendiğinde, bir adaletsizlik gördüğümüzde kafamızı çeviriyoruz.

 Filmdeki muhtar karakteri gibi; güçlü olanın yanında durup zayıfın ezilmesine göz yumuyoruz.

 Ama film bize şunu hatırlatıyor: Üstü örtülen her günah, gün gelir bütün köyü (yani bütün toplumu) huzursuz eder.

 "Zalim dediğine yaşarken saygıda kusur etmez insanoğlu. Ama zalimin ölüsüne dua okumaz, mezarına tükürür gayrı.”

 Ulak, masallarını büyüklere değil, çocuklara anlatır.

 Çünkü büyüklerin kalbi katılaşmış, korkuları dağları aşmıştır; onlar artık değişemezler.

Ama çocuklar öyle mi?

 Onların zihni henüz kirletilmemiş.

 Günümüz Türkiye’sinde de umudu gençlerde aramamızın sebebi bu.

 Bizler ne kadar kutuplaşsak da ne kadar "o taraf-bu taraf" diye ayrılsak da gençler bilgiye daha açıklar.

 Filmdeki çocukların, babalarının korkularına rağmen Ulak’ı dinlemesi gibi; bugünün gençleri de bizlerin dar kalıplarından çıkmak istiyor.

 Köyün ileri gelenleri Ulak’tan neden nefret ediyordu?

 Çünkü o, dışarıdan geliyordu ve bilmedikleri bir şey anlatıyordu.

 Kapalı toplumlarda dışarıdan gelen her ses "tehlike" olarak görülür.

 Bugün biz de kendi mahallemize hapsolmuş durumdayız.

 Sadece bizim gibi düşünenleri dinliyor, sadece bizim gibi yaşayanları "bizden" sayıyoruz.

 Başka bir ses duyduğumuzda hemen kulaklarımızı tıkıyoruz.

 Oysa hakikat, tıpkı Ulak’ın mektupları gibi, bazen hiç beklemediğimiz yerden gelir ve canımızı yaksa da bizi iyileştirir.

 Sonuç olarak;

 Ulak filmi, o köyün yıkılıp yeniden kurulmasıyla biter.

 Bu bir felaket değil, aslında bir kurtuluştur.

 Çünkü yalan üzerine kurulu bir bina elbet çökecektir.

 “Eskiler şöyle der; hiçbir günah gizli kalmaz. Zaman olur yerdeki devedikeni bile dile gelir, şahit olur, günahını yüzüne vurur insanın.”

 Toplum olarak bizim de bir "Ulak"a, yani bizi kendimizle yüzleştirecek bir vicdana ihtiyacımız var.

 Birbirimize düşman gözüyle bakmayı bırakıp "Benim mahallemden değil ama onun da canı yanıyor" diyebildiğimiz gün, masalın sonu mutlu bitecek.

 Adaletten ve hakikatten yana olmaktan korkmayan herkese esenlikler dilerim...