Önceden kadınlar vardı

Eskiden evlerde albümler vardı.

Öyle telefonun hafızasında unutulmuş, filtre ve fotoshoplanmış binlerce fotoğraftan söz etmiyorum.

Elimize aldığımızda sayfalarını yavaşça çevirdiğimiz, kenarlarında zamanın izlerini taşıyan, bazı fotoğraflar açılıp bakılmış, temas etme isteği duyulmuş, yerinden çıkartılıp elde tutulup anılarla duygulanılmış aile albümlerinden söz ediyorum.

O albümlerde kadınlara bakıyorum da…

Kimi kilolu, kimi incecik…

Kimi uzun boylu, kimi kısa.

Kiminin beli kalın, kiminin omuzları geniş, kiminin saçları dağınık.

Ama hepsinde başka bir şey var: Kendileri olmak.

Bir kadın çiçekli elbisesini giymiş, saçını öylesine toplamış.

Bir başkasında bir yemeğe giderken saçlar özenle taranmış, eline küçük bir el çantası alınmış...

Bir başkasının elbisesi modaya uygun mu, değil mi, kimse umursamamış.

Çünkü o kadınların güzelliği bir kalıba sığmak zorunda değilmiş.

Fotoğraflara baktığınızda “Acaba kaç kilo?” diye düşünmüyorsunuz.

“Acaba bu elbise ona yakışmış mı?” diye de düşünmüyorsunuz.

Kadın, olduğu haliyle güzel.

Çünkü o fotoğraf bir bedenin değil, bir hayatın fotoğrafı.

Bugün ise garip bir çağın içinden geçiyoruz.

Hepimize aynı yüz, aynı saç, aynı kaş, aynı dudak, aynı beden, aynı kıyafet, aynı renkler, aynı pozlar öneriliyor.

Bir bakıyorsunuz sokakta herkes birbirinin kopyası.

Bir dönem “moda” denilen şey vardı.

Şimdi sanki “uyum sağlama zorunluluğu” var.

İnternet mağazalarından, sosyal medyadan, reklamlardan, influencer'lardan üzerimize doğru gelen görünmez bir baskı hissediyoruz.

Bir elbise moda olunca binlerce insan aynı elbiseyi giyiyor.

Bir pantolon popüler olunca sokaklar aynı pantolonla doluyor.

Bir saç modeli beğenilince kadınların saçları birbirine benziyor.

Sokaklar tanınmak için sanki bir okulun ya da hapishanenin resmi kıyafetini giymiş insanlarla dolu.

Ve bütün bunların arasında insanın kendi zevki yavaş yavaş susuyor.

Sanki birileri kulağımıza sürekli:

“Böyle giyin.”

“Böyle görün.”

“Şu kadar kilo ol.”

“Şu bedene gir.”

“Şu yaşta böyle giyinme.”

“Bunu artık giyemezsin.”

diyor.

En acısı da şu:

Bazen insan, başkalarının ne düşüneceğini düşünmekten kendisinin ne istediğini unutuyor.

Oysa eski albümlerde bir özgürlük var.

Bir kadının 1970'lerde giydiği elbisede, 1980'lerde taradığı saçta, 1990'larda taktığı tokada bir kişilik var.

O kıyafet belki bugün kimsenin giymeyeceği kadar demode.

Ama fotoğrafa baktığınızda o kadını görüyorsunuz.

Bugün ise kıyafeti görüyoruz.

Kadını değil.

Çünkü artık bazen insanın tarzı bile kendisine ait değil.

Bir ekranın önerdiği kombin, bir reklamın dayattığı beden, bir algoritmanın seçtiği güzellik anlayışı arasında kendi zevkimizin sesini duyamaz hale geliyoruz.

Ve ben eski aile albümlerine bakınca biraz hüzünleniyorum.

Çünkü o albümlerde kusurlar var.

Ama duyguyla, kimlikle yaşanmış hayat da var.

Göbek var, kırışıklık var, kilolu kadın var, zayıf kadın var.

Saçın bozulduğu an var.

Elbisenin pot durduğu an var.

Fotoğrafta gözünü kapatan var.

Ama kimse fotoğrafı silmemiş.

Kimse “Ben burada güzel çıkmamışım” deyip anıyı yok etmemiş.

Çünkü o zamanlar insanlar fotoğrafa kusursuz görünmek için değil, bir gün hatırlanmak için giriyormuş.

Belki de kaybettiğimiz şey moda değil.

Kendimize ait olma, kendine has olma duygusu.

Bugün dolabımız daha dolu, seçeneklerimiz daha fazla, alışveriş daha kolay.

Ama nedense aynanın karşısında kendimizi daha az tanıyoruz.

Eskilerde pişti olma deriz; aynı bluzu değil ama rengi bile bir başkasıyla aynı gün giysek bu durum bizi pek mutlu etmezdi.

Şimdilerde bir otobüs dolusu insan aynı marka, aynı model, aynı renk, hatta aynı kombinle geziyor ve kimse bunu yadırgamıyor.

Gelecekte bu neslin sosyal medyasına bakanlar (eski aile albümü), mükemmel/mükemmelleştirilmiş, TV yıldızı gibi görünen ama birbirinin aynı giyinmiş, mutsuz, hiçbir farkı ve tarzı olmayan insanlara bakıp hiçbir anıyı hatırlamayacak.

Çünkü shoplanmış anılar kimsenin hafızasında aynı kalmayacak.

Bir de yapay zekâ var ki o apayrı bir konu.

Gidilmemiş yerlerde, yaşanmamış anılar üreterek sahte bir anı albümü...

Kişilik bölünmesi mi nedir bu?

İnsanın yaşadığı hayatla yaşamak istediği hayat arasında bir delilik hali, saykolik bir hal bana göre.

Eskiler bize sessizce şunu hatırlatır:

Zarafet, herkes gibi görünmek değildir.

Zarafet, insanın kendi halini utanmadan taşıyabilmesidir.

Ve belki de gerçek şıklık, modanın peşinden koşmayı bıraktığımız gün, aynada ilk kez kendimizi yeniden tanıdığımız gün olacaktır.

Kıyafetle karşılanıp, karakterle uğurlanmak dileğiyle...