TEMA Vakfı, Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü’nde herkesi biyolojik çeşitliliği koruyarak doğayla uyum içinde yaşamaya ve bu yönde harekete geçmeye çağırdı. Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, açıklamalarda bulunarak, biyolojik çeşitliliğin insan yaşamı için büyük önem taşıdığını vurguladı. Biyolojik çeşitlilik hızla azalırken, teknolojinin gelişmeye devam etmesi bir yana insanın doğaya olan ihtiyacı azalmıyor. Birleşmiş Milletler tarafından her sene 22 Mayıs’ta kutlanan Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü kapsamında, “Doğa ile Uyum ve Sürdürülebilir Kalkınma” doğrultusunda TEMA Vakfı, acil önlemler alınması gerektiğini söylüyor.
Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin Yalnızca %17’si Tamamlandı
Biyolojik çeşitlilik kaybının gezegenin güvenli sınırlarını aştığını hatırlatan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin yalnızca %17’sinin tam anlamıyla karşılanabildiğini belirterek, biyolojik çeşitliliğin korunması için "Sorumlu Üretim ve Tüketim, İklim Eylemi, Sudaki Yaşam ve Karasal Yaşam başlıkları altındaki 41 hedef için artık oyalanma değil, hiç gecikmeden somut adımlar atma zamanı" dedi.
“İnsanların Gezegende Baskın Tür Haline Gelmesi ile Memelilerin Yüzde 85’i Yok Oldu”
Yaşamın temelinin biyolojik çeşitlilik olduğunu söyleyen Ataç, “Gıdamızın %80’ini bitkilerden sağlıyoruz. Hâlâ tıbbi ilaçların büyük bölümü için doğadaki bitkilere ihtiyacımız var. Ancak bize yaşam veren, bizi yaşatan canlıların yaşam alanları hızla yok oluyor; habitatlar parçalanıyor, türler yok oluyor. İnsanlığın gezegende baskın tür haline gelmesiyle birlikte memelilerin %85’i yok oldu. Son 50 yılda biyolojik çeşitlilik kaybının ise %73’e ulaştığı bildiriliyor. Bu kayıplar sadece ekolojik açıdan değil, aynı zamanda insan sağlığı ve gıda güvenliği açısından da ciddi riskler yaratıyor” açıklamasını yaptı.
“Son 30 Yılda Türkiye’nin 5,5 Katkı Kadar Orman Alanı Tahrip Edildi”
Habitat kaybının, biyolojik çeşitlilik kaybının en önemli nedeni olduğunu vurgulayan Ataç, “Son 30 yılda dünyada, Türkiye’nin yaklaşık 5,5 katı kadar orman alanı tahrip edildi. Dünya üzerindeki memeli biyokütlesinin sadece %4’ünün yabanıl türlerden oluşması, yapılan tahribatının boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Günümüzde her 3 saniyede, bir futbol sahası büyüklüğünde orman yok oluyor ve bu tahribatın %90’ı yeni tarım alanı açmak için gerçekleşiyor. Türkiye, orman varlığını artıran ender ülkeler arasında yer alsa da ormanların farklı amaçlarla kullanımına izin veren yasal düzenlemeler, orman habitatlarını parçalıyor. 2012–2023 yılları arasında yaklaşık 577 bin hektar orman, başta madencilik, enerji ve ulaşım olmak üzere define aramak dâhil otuzdan fazla kullanım amacıyla tahsis edildi” ifadelerini kullandı.
Türkiyenin zengin biyoçeşitliliğe sahip olduğunu ifade eden Ataç, “Bu zenginliği korumaya yönelik mevcut korunan alanlar açısından ne yazık ki yetersiz durumda. Dünya genelinde 2030 yılına kadar karasal ve denizel alanların en az %30’unun koruma altına alınması hedeflenirken; Türkiye’de bu oran karasal alanlarda yalnızca %8, denizel alanlarda ise %6 seviyesinde kalıyor. Bu oranlar, dünya ortalamasının yarısından az” dedi.
Sulak Alan Türleri %60 Oranında Azaldı
Sulak alanların ciddi şekilde yok olduğunu ifade eden Ataç, “Sulak alanlara bağlı türlerin %25’inin nesli tehlike altında. 1970’ten bu yana sulak alan türlerinin popülasyonu %60 oranında azaldı. Bu yok oluşun başlıca nedenleri yeni tarım alanları açma çabaları ve aşırı sulamadır. 1,5 °C’lik küresel ısınma durumunda mercan resiflerinin %90’ı, 2 °C’de ise %99’u yok olabilir. Bu yalnızca deniz yaşamı değil, tüm ekosistem dengesi ve insanlık için geri dönülemez sonuçlar doğurur” uyarısında bulundu.
"Her Yıl 20 Milyon Hektar Tarım Arazisi Bozuluma Uğruyor”
Ormanların ve sulak alanların tarım alanı açmak için büyük ölçüde yok edildiğini ifade eden Ataç, “Her yıl yaklaşık 20 milyon hektar tarım arazisi; erozyon, yanlış arazi kullanımı, aşırı sulama ve kimyasal girdiler nedeniyle bozuluma uğruyor. Bu durum yalnızca toprağın sağlığını değil, aynı zamanda içerisindeki biyolojik çeşitliliği de tehdit ediyor. Ayrıca, kentsel atıkların yanı sıra aşırı kimyasal gübre ve pestisit kullanımı, denizlerde yaşamın tamamen sona erdiği ‘ölü zonlar’ın oluşmasına yol açıyor. Marmara Denizi, bu sorunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Devletler Bu Anlayışı Mevzuatlarına Yerleştirmeli”
Doğada insan dışındaki canlılara da yer olduğunu, insanların bu noktada akılcı davranarak kendisini dünyanın sahibi olarak değil yaşam alanının bir parçası olarak görmesi gerektiğini ifade eden Deniz Ataç, “Devletler de bu anlayışı mevzuatlarına yerleştirmeli; korunan alanları artırmalı ve ekosistemlerin işleyişine zarar veren uygulamalardan kaçınmalıdır” dedi.
Haber Bülteni